Şiir Dili

Yazan:  Kategori: Şiir (Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler) Cuma, 12 Eylül 2014 22:29

ŞİİRDE DİL - ÜSLUP

Şiirde Dil ve Anlatım Özellikleri

Şiir dili günlük konuşma dilinden ve bilimsel dilden çok farklıdır. Şiirlerde şair sanatlı bir dil kullanır. Bu dilin ifade gücü sıradan dile göre çok daha gelişmiş ve etkilidir. şair söyleyeceği sözü en etkili şekli ile söylemek ister; bu maksatla dili alışılmış kullanımının dışına çıkarır, dilde yeni ifade yolları, benzetmeler, tamlamalar dener. Böylelikle ortaya çıkan üsluba şiir dili denir. Tüm edebi türler karşılaştırıldığında bunlar arasında dil açısından en sıra dışı şiirlerdir. Örneğin şiirlerde devrik cümlelerin kullanılması, hiç duyulmamış aykırı tamlamalar, ses uyumları vb. şiirin özel dilini oluşturur. Edebi metinler dil açısından iki türlüdür.

Düz Anlatım: Edebi metinlerde dilin günlük konuşma diline yakın kullanılması, duygu, düşünce, olay, olgu ve kavramların en yalın ve gerçekçi hali ile aktarılması yolu ile ortaya çıkan anlatıma düz anlatım denir. Düz anlatım ile oluşturulan metinlerde dil gerçekçidir.

Örnek:

FOLKLOR

Folklor, oldukça genç bir bilimdir. Batı ülkelerinde 1846’dan bu yana İngilizce folk (halk) ve lore (bilim) sözcüklerinden meydana gelmiş olan folklore, o tarihten önce bir bilim konusu sayılmayan ya da başka bilimlerin alanı içinde kalan birtakım olguları, kendine özgü yöntemlerle incelemeyi üzerine alan bağımsız bir bilim olarak tanınmaya başladı. Yurdumuzda da bu bilimin adı ilk olarak 1913’te Rıza Tevfik’in Peyam gazetesinin “edebi ilave”sinde (sayı 20, Şubat 1913) yayımladığı Folklor başlıklı yazıda anıldı. (...)

Folklor, birçok bilimlerin kavşak ye-rinde bulunan ya da onlarla birçok konulan ortaklaşa paylaşan bir bilimdir; ruhbilim, dilbilim, toplumbilim, arkeoloji ve prehistuar (tarihöncesi), genel olarak tarih, özel olarak da din, edebiyat ve sanat tarihleri, toplumsal ve insansal bilimlerin dışında da hekimlik, bitkiler bilimi, hayvanlar bilimi... uzaktan yakından folklor ile ilişkileri olan bilimlerdir.

(Pertev Naili Boratav, 100 soruda Türk Halk Edebiyatı, 1969)

Mecazlı Anlatım:Edebi metinlerde olay, olgu, ve kavramların ya da duygu ve düşüncelerin olduğundan farklı gösterilmesi bazı kelimelerin çağrışım ve söyleyiş özelliklerinden yararlanılması yolu ile ortaya konan anlatıma mecazlı anlatım denir. Mecazlı anlatımın kullanıldığı metinlerde kullanılan dil şiirsel dil alarak adlandırılır. Mecaz aynı zamanda bir söz sanatıdır. Mecazda kelimeler gerçek anlamı dışında kullanılır.

Mecazlı anlatımın özellikleri:

-                Anlatımda daha çok soyut kelimeler kullanılır.

-                Kelimelerin çağrışım ve kavramsal gücünden yararlanılır.

-                Birbiri ile zıt ya da anlam yönünden bağlantısı zayıf kelimeler yeni ifade yolları yaratmak için yan yana getirilir.

-                Anlatımda mana derinliği zengin kelime ve kelime grupları kullanılır.

-                Dil şiirsel işlevindedir.

-                Anlatımda söz ve anlam sanatlarından yararlanılır.

-                Anlatımda kelimeler arası ritim ve ahenk çok önemlidir.

Şiirde Kullanılan Dilin Özelliklerini Belirleme

Bir şiir incelenirken dil – üslup yönünden iki açıdan değerlendirmeye alınır.

1-            Süslü, sanatlı, ağır bir dil

2-            Sade, açık, akıcı bir dil

1-            İncelenen bir şiirde şairin birçok söz sanatı kullanması, anlamı herkesçe bilinmeyen eski kelimelerden yararlanması, mazmunlar, anlam derinliği olan kelime ve kelime guruplarını tercih etmesi şiirin dilinin süslü, sanatlı ve ağır olduğunu gösterir.

Örnek:

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân,

Güller gibi… Sonsuz, iri güller...

Güller ki kamıştan daha nâlân,

Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrârını ömrün eder îlân.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam,

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Ahmet Hâşim

2-            Bir şiirde anlamını bilmediğimiz kelimenin bulunmaması ya da az sayıda bilmediğimiz kelimenin bulunması, şiirin ilk okunuşta anlaşılıp özümsenmesi, kelimeler arası uyumun yüksek olması şiirin dilinin açık, anlaşılır ve akıcı olduğunu gösterir.

Örnek:

“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,

Nefesten yumuşak yağan bu yağmur.

Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,

Aynalar yüzümü tanımaz olur.”

Necip Fazıl KISAKÜREK

İmge Nedir? (Alışılmamış Bağdaştırma)

Günlük hayatta kullandığımız kelime gruplarının birçoğu çok kez tekrar edildiği ve herkesçe kullanıldığı için zaman içinde ifade gücünü yitirmiştir. Bu sebeple bu kelime birlikteliklerine alışılmış bağdaştırma denir. Örneğin Mavi gök, ıssız sokak, yeşil pencere, taş duvar, beyaz eldiven, ölüm korkusu vb. Halbuki şiir dili alışılmışın dışında olmalıdır. Şiir ifade gücü yüksek kelime ve kelime gurupları ile yazılır. Bu sebeple şair yeni ifade yolları arayışına girer. İşte sıradan dil ile ifade edilemeyen olay, olgu ve kavramların ya da duygu ve düşüncelerin ifadesinde birbiri ile zıt ya da benzetme, istiare, akis gibi söz ve mana sanatları ile zenginleştirilmiş yeni ifade kalıplarından yararlanılmasına (Alışılmamış Bağdaştırma) İmgeleme denir. Bu kalıplara ise imge denir.

Örnek: Mavi korku, Ölüm yadigarı, karanlık su, gönül penceresi, gökyüzünün aynası, yıldız curcunası, bakışsız bir kedi kara, ıssız adam vb.

Örnek:

Dalga

Bulutu kestiler bulut üç parça

Kanım yere aktı bulut üç parça

İki gemiciyken Van Gogh'dan aşırılmış

Bir kadının yüzü ha ha ha.

Bir kadının yüzü avucum kadar

İki gözümle gördüm vallahi billahi

Yıldızlar vardı kafayı çekmiştim

Bu kimin meyhanesi ha ha ha

Bu Ali'nin meyhanesi bu da masa

Bu iki kimse için gezdirmiyorum

Bir kere asılmıştım çocukluğumda

Direkler gemideydi ha ha ha

İki gemiciyken Van Gogh'dan aşırılmış

Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim

Ben ömrümde aşk nedir bilmedim

Süheyla'yı saymazsak ha ha ham

Cemal Süreya

EDEBÎ SANATLAR (SÖZ ve ANLAM SANATLARI)

1-            MECAZ-MECAZ-I MÜRSEL

MECAZ

Basit bir tanımla sözcük, kavram birimidir. Canlı, cansız, soyut, somut bütün varlık ve nesnelerin, bu varlık ve nesnelerle ilgili durumların, niteliklerin dildeki karşılıklarıdır. Canlı varlıklar gibidir. Ortaya çıkışlarında, türetilmelerinden sonra evrimleşir, gelişir; belli bir süre içinde biçim ve anlam yönünden türlü boyutlar kazanır.

Birçok dilde olduğu gibi Türkçede de sözcüklerin birçoğu birden çok anlam içerir. Bu nedenle sözcüklerin hangi anlamı kazandıklarını anlamak için cümle içinde kazandığı anlama bakmak gerekir.

Sözcüklerin iki türlü anlamı vardır:

1-            Temel, Gerçek Anlam

Sözcüğün tek başınayken düşündürdüğü, herkesçe bilinen, akla ilk gelen anlamıdır. Bu anlam, bir sözcüğün zaman içinde kazandığı yeni anlamla karışmasını önler.

Örnekler:

Kırmak: (Sert şeyleri) Güçlü bir basınç nedeniyle ya da etkisiyle parçalamak.

O kalın tahtayı bir vuruşta kırdı.

Baş: İnsan ve hayvanların beyin, göz, kulak gibi organlarının bulunduğu vücudun üst ya da ön kısmında bulunan bölüm.

O da başından yaralanmıştı.

Bu iki cümledeki "kırmak" ve "baş" sözcükleri temel anlamıyla kullanılmıştır.

2-            Mecaz Anlam

Bir sözcüğün gerçek, temel, sözlük anlamının dışında farklı bir anlamda başka bir varlığın ya da kavramın yerine kullanılmasıyla ortaya çıkan anlamıdır. Cümle ya da deyim içinde bu anlamı kazanacak şekilde kullanılmış olan sözcüklere "mecaz anlamlı sözcükler" diyoruz.

Gelecek çok şeylere gebedir.

Hu cümledeki "gebe" sözcüğü gerçek anlamından uzaklaşmış, "ortaya çıkması beklenen durum ya da olaylar" anlamında kullanılmıştır.

"Bu tezi çürütmek kolay değildir." cümlesindeki "çürütmek" sözcüğü uzak anlamında yani "doğru olarak ileri sürülen düşüncenin anlamsızlığını ortaya koymak" anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır. Her iki sözcük de mecaz anlamlıdır.

2-            MECAZ-I MÜRSEL( Ad Aktarması)

En az iki sözcük ile anlatılabilecek bir olay olgu kavram veya durumun benzetme amacı gütmeden, kavramın kendini kullanmadan, sözün gerçek anlamı dışında bir başka söz yerine kullanılmasıdır. Buna "düz değişmece, ad değişmesi ya da ad aktarması" da denilmektedir.

Örnekler:

-                Ekranda çok güzel görünüyordu. (Ekran, TV yerine kullanılmıştır.)

-                Gemimiz Karaköy’e yanaşıyordu. (Karaköy, "Karaköy İskelesi" ola-rak kullanılmıştır.)

-                İçeriye girerken ayağınızı çıkarınız. (Ayak sözcüğü, "ayakkabı" yerine kullanılmıştır.

Beyninde öten çanın sesinden,

Binlerce minare ekbem oldu.

Birinci mısradaki çan sözcüğü Hristiyanlığı, ikinci mısradaki minare sözcüğü de İslâmlığı sembolize etmektedir.

-                Beyaz perdenin en ünlülerindendir. (Beyaz perde, "sinema" yerine kullanılmıştır.)

-                Körpe zihinler, Atatürk sevgisiyle biçimlendirilmelidir. (Körpe zi-hinler, "çocuklar" yerine kullanılmıştır.)

-                Bir hilâl uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor!

-                Çatma! Kurban olayıım çehreni, ey nazlı hilâl.

-                "liazen durur selâmına hir kışla...

Dizelerde geçen "güneş", "hilâl" ve "kışla" sözcükleri mecaz anlamlı sözcüklerdir. Çünkü, "askerler", "bayrak" ve yine "askerler" olarak kullanı¬larak aktarmalar yapılmıştır.

-                Beni görünce dili çözüldü. (Dili çözülmek deyimi, "fazla konuşmak" anlamında kullanılmıştır.

-                Sürekli başkalarına avuç açmamalısın. (Avuç açmak; "yardım istemek" anlamında kullanılmıştır.

3-            TEŞBİH (BENZETME):

Söze kuvvet ve güzellik vermek için bir ya da birkaç şeyi, benzetme amacıyla karşılaştırma ve birbirleri arasında bu yönden ilgi kurmaya "Teşbih" denir.

Benzetmeyi mecazla karıştırmamak gerekir. Benzetmede sözcük, gerçek anlamından başka bir anlamda ve kavramda kullanılmaz. Ancak, unutulmaması gereken, zayıf olanın kuvvetli olana benzetildiğidir.

Türkçede; buz gibi (soğuk), süt gibi (beyaz), dut yemiş bülbül gibi (suskun) kalıplaşmış, deyimleşmiş söz varlığının öğeleri olmuştur.

Ali tilki gibi bir çocuktur, sözünde Ali, kurnazlık yönünden, kendisinden daha güçlü olan tilkiye benzetilmiştir. Çünkü tilkinin kurnazlığı, Ali’nin kurnazlığından daha güçlüdür. Dikkat edilirse, örnekteki bütün sözcükler, gerçek anlamlarında kullanılmıştır.

Bir benzetmede (Teşbih) dört öğe vardır:

1-            Benzeyen (Müşebbeh): Nitelik bakımından daha güçsüz olan.

2-            Kendisine benzetilen (Müşebbehünbih): Birbirine benzetilen şey-lerden nitelik bakımından daha üstün olan.

3-            Benzetme Yönü (Vech-i şebeh): Benzeyen şeyler arasındaki ortak ilgi ve benzeyiş. Bu ilgi nitelik bakımından dört türlüdür.

4-            Benzetme Edatı: Benzetmeyi sağlayan bağlayıcı unsur.

a-            Ussal (aklî): Akıl ve mantığa göre anlaşılabilen benzerlik.

b-            Duygusal (hissi): Beş duyu ile anlaşılabilen benzerlik.

c-             İmgesel (hayalî): Hayal gücüyle kavranabilen benzerliktir.

d-            Düşsel (vehmî): Gerçekte olmayan benzerlik.

"Ali aslan gibi cesurdur." sözünde:

a-            Ali: benzeyen (Müşebbeh),

b-            Aslan: kendisine benzetilen (müşebbehünbih),

c-             Gibi: benzetme edatı (Edat-ı teşbih),

d-            Cesurdur; hcır/.cimc yönü (vech-i §ebeh)dür.

Diğer bir benzetmede bu öğelerin dördü de bulunursa, böylesi benzetmelerde geniş benzetme (Mutassal teşbih) denir.

Eğer benzetmede temel öğeler (benzeyen, kendisine benzetilen) bulunur da, ikincil öğeler bulunmazsa, o benzetme "Güzel benzetme" (Teşbih-i beliğ) adını alır. "Ali aslandır." dersek, güzel benzetme yapmış oluruz.

Benzetmede mantıkî ilişki bulunması gereklidir. "Teşbihte hata olmaz." şeklinde bir söz vardır. Hata olur; ancak yapmamak gerekir.

Örnekler:

Derya misâl askerin içre âlemlerin

Feth ü zafer sefinesine açtı bâd bân

Asker, uçsuz bucaksız denize, bu askerin ortasında dalgalanan bayrak (âlem) da fetih ve zafer gemisinin açılmış yelkenlerine benzetilmiştir.

Nazan vücudu bir kucak ot, bir yığın kemik (gibidir)

Tevfik Fikret

Bu dizede benzetmenin iki öğesi kullanılmıştır. Benzetme edatı tarafımızdan eklenmiştir. Benzetilen "nazan vücut"tur. Nazan vücut, "bir kucak ot ve bir yığın kentik'e benzetilmiştir. Öyleyse bu kendisine benzetilendir.

Türk şiirin ünlü şairlerinden Cahit Külebi’nin aşağıdaki dizeleri arasında bol bol benzetme bulabiliriz.

Deli gönül yücesine çıkar,

Bir üveyik olur, uçar gider...

a-            Benzeyen: Deli gönül.

b-            Benzetilen: Üveyik (kuş).

c-             Benzetme yönü: Uçup gitmesi.

Dudakların elmadan etli;

Böcek gibi kara gözlerin.

a-            Benzeyen: Dudak göz.

b-            Benzetilen: Elma, böcek.

c-             Benzetme yönü: etli oluşu, kara oluşu.

d-            Benzetme edatı: gibi.

Benzetmelerin iki şekli daha vardır.

1-            Yaygın Benzetme

Bu benzetme, benzeyenin bütün niteliklerinin ve durumlarının tümünü bir tek kendisine benzetilende toplamak suretiyle yapılan benzetmedir. Başka bir deyişle, kendisine benzetilen, benzeyenin bütün nitelik ve durumlarını temsil eder.

Örnekler:

"Nedir bilir misin oğlum ?

Önünde hârelenen

Şu mavi safhaya bak, şimdi ansızın seni ben

Tutup da fırlatıversem onun derinliğine

Düşün biraz ne olur?

Korku bilmesen de yine

Tahammül eylemez, çırpınırsın, ağlarsın;

Zavallı kollarının hükmü yok ki kurtarsın,

O mavi şey seni yuttukça haykırır, bağırırsın

Fakat halâs olamazsın; omuzlarından ağır,

Demir, haşin iki el muttasıl itip zedeler,

Ve çare yok, ineceksin... Bu işte ömr-i beşer!"

(Tevfık Fikret)

Bu manzumede Tevfik Fikret, hayatı denize düşen âciz ve zavallı bir çocuğa benzetiyor. Denize fırlatılan bir çocuğun çeşitli durumlarıyla hayat temsil ediliyor.

"Bir çınar gördük; enli boylu, vakur,

Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur

Koca bir gövde; belki altı asır..."

(Tevfik Fikret)

Yine Tevfik Fikret’in, "Çınar" başlıklı şiirinden alınmış bu dizelerde Osmanlı imparatorluğu birçok yönden çınara benzetilmektedir.

2-            Zincirleme Benzetme

Bu benzetmede de benzeyenin bir tek niteliği için, çeşitli kendisine benzetilenler bularak yapılan benzetmedir.

"Alp dağları, insana yalnız şimal masallarının korkunç ve acayip kahramanlarından bahsetmez; bu muhip silsile, beşeriyetin alın yazısında en kat’î, en keskin biridir. Bazı müverrihlerce Roma’nın hisarlarını, bazılarınca Lombardiya cennetini beklemek için çömelmiş dev kümeleri ve diğer bazılarınca medenî âlemle vahşî âlemi ayıran muazzam set şeklinde tasavvur ve telâkki olunan bu dağlardır ki, uzun, yırtıcı ve aman vermez bir boğuşmadan sonra, Avrupa milletlerinin mukadderatını tayin etti...

(Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU)

Bu paragrafta:

1-            Benzeyen: Alp dağlarının heybetliliği.

2-            Kendisine benzetilenler:

a-            Dev kümeleri,

b-            Muazzam set.

3-            Benzetme yönleri:

a-            Roma’nın hisarlarını ya da Lombardiya cen-netini bekleme,

b-            Vahşî âlemle medenî âlemi ayırma.

3-            İSTİARE

Temel öğelerinden biri kaldırılmış olan benzetmedir. Yani benzeyenle kendisine benzetilenden biri kaldırılarak yapılır.

Buna göre, istiareyi üçe ayırabiliriz:

1-            Açık İstiare (İstiare-i Musarraha)

Benzeyeni bulunmayan; fakat kendisine benzetileni bulunan benzetmedir.

Örneğin; "Güneş, denizin mavi sularında saçlarını yıkıyordu." dediğimiz zaman açık istiare yapmış oluruz. Çünkü benzeyen durumunda olan güneş ışınları söylenmemiştir. Yani saçlara benzeyen şey güneş ışınlarıdır.

-                "Bir hilâl uğruna yâ Râb ne güneşler batıyor."

Bu mısrada güneş kelimesi Mehmetçik’in yerini tutmaktadır. Fakat Mehmetçik kelimesi söylenmemiştir. Benzetilen konumundaki öğe "gü-neş" söylenmiştir.

-                Yuvayı yapan dişi kuştur. (Dişi kuş gibi yuvayı yapan kadındır.)

Eğilmiş hilâl üstünde tarf-ı külâhını,

Çok dil-şikestenin göğe ye türmüş âhını.

Zülfün dağıttı gizledi ebr içre mâhını,

Gördüm yüzünde halka-yı zülf-i siyahını.

(FUZÛLÎ)

Birinci mısradaki hilâl, kaştır. Yani kaş hilâle benzetilmiş.

-                "Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var?"

Dizede saçlar (ak düşmüş, beyazlamış saçları...), kara benzetilmiştir.

-                "Her çiçeğin etrafında kötü otlar türer.

İyi insanların etrafında (her çiçek), kötü insanların da (kötü otlar) bulunabileceği belirtilerek benzetilen verilmiştir yalnızca.

2-            Kapalı İstiare (İstiare-i mekniye)

Kapalı istiare kendisine benzetilenle değil, benzeyenle yapılır.

Örnekler:

"Güller ki bütün mevsim usanmış kanamaktan,

Güller ki bakıp yollara, beklerdi hazan."

Beyitte benzeyen (güller) söylenmiş, kendisine benzetilen (kanayan ve yollara bakıp hazanı bekleyen insan) söylenmemiştir.

"O çay ağır akar yorgun mu bilmem

Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem. ”

Beyitte, (yorgun, hasta ve solgun) sıfatları verilen (çay), bir insana İM-ıı/.etiliyor; ama benzetilen söylenmiyor. Sadece benzeyen (çay) vardır.

Cengiz dinledi ve sonunda kükredi.

Benzeyen (Cengiz) var; ancak benzetilen (aslan) yok.

3-            Temsilî İstiare

Teşbihin benzeyen ya da kendisine benzetilen öğelerinden biriyle çok sayıda benzerlikler bulup ilgiler kurarak, bütün metin boyunca süren istiaredir. Servet-i Fünûn döneminde büyük bir önem kazanmış ve bundan sonra şairler tarafından da kullanılmıştır.

Örnekler:

AT

Bin gemle bağlanan yağız at, şaha kalkıyor.

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor.

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın:

Zapt etmek isteyenler o mağrur asil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da,

Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri;

Bir gün başında kalmayacaktır yeisleri.

Son şanlı macerasını tarihe anlatın:

Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor,

Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor.

Bu manzumede at, Türk milletini temsil ediyor. At, Türk milletinin bir sembolü olarak kullanılmıştır. Benzeyen, Türk milleti olduğu hâlde söylenmemiştir. Şair bir fırsatını düşürüp gizli kalan benzeyeni ya da kendisi-ne benzetileni son mısrada isterse açıklayabilir.

-                "Önce gelincikleri yolduk Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna Ardından andızları devirdik Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna."

-                "Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor."

-                "Ufukta günün boynu büküldü."

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler.

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden

Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.

(Yahya Kemal BEYATLI)

 

"Beni bir dağda buldular,

Kolum kanadım yoldular.

Dolaba layık gördüler

Derdim vardır inilerim."

(Yunus EMRE)

 

Şahn-ı çemende durma salınsın saba ile

Azâdedir nihâi bugün berg ü bârdan

(BAKÎ)

4-            TEŞHİS ve İNTAK

Teşhis, insan dışında kalan canlılarla cansız varlıklara insan kişiliği verme; intak da insan kişiliği verilen bu varlıkları insan gibi düşündürüp konuşturma sanatıdır. Bu yolla toplumda görülen aksaklıklar tenkit edilir; ders, öğüt verilir. Bu sanatlara daha çok masal, fabl gibi türlerde rastlanır.

"Toz ol, rüzgar ol, derim hazan

Yağmur içerime yağsam!

Yüzünü gökler gibi seyrederim

Güneş gelsene uzaklardan!"

(Cahit KÜLEBİ)

Bu dizelerde şairin "yağmur"a, "güneş"e seslendiğini; onlara insan kişilimi verdiğini görüyoruz.

"Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna:

Tenimde bir yara işler gibisin,

Titrerim rüzgârlar zarar vermesin."

Bu dizede "dal" sanki bir insan kişiliğine bürünmüş konuşuyor. "Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücudunu zümrütleyen deri."

"Kızılırmak nittin allı gelini,

Nasıl aldın allı pullu gelini!"

(ANONİM)

 

HOROZ İLE İNCİ

Horozun biri bir gün inci bulur;

Alıp onu kuyumcuya doğrulur.

Kuyumcu ne istediğini sorar.

O da der ki: "Bu galiba mücevher;

Al da bunu bana biraz dan ver:

O benim daha çok işime yarar."

(La FONTAİNE)

Bu fabl türünde horoz, hem kişileştirilmiş hem de konuşturulmuştur.

5-            KİNAYE

Bir söz ya da mısrada bir sözcüğün hem gerçek hem de mecazî anlamıyla kullanılması sanatıdır. Başka bir deyişle dış anlamı söylerken iç an-lamı kastetmektir. Bazen başkasını iğnelemek, üstü örtülü bir biçimde alay etmek için de kullanılır.

Kinaye sanatı, pek çok atasözü ve deyimlerde kullanılır. Çünkü Türkçemiz kinayeli söz söylemeye çok uygundur.

Kinaye sanatı ile mecaz-ı mürsel bazen birbirine karıştırılır. Mecaz-ı Mürselde söz, tamamen gerçek anlamı dışında kullanıldığı hâlde, kinayede söz, gerçek anlamında kullanılabilir. Fakat, asıl önemli olan mecaz anlamıdır.

Ey benim sarı tanburam

Sen niçin inilersin

İçim oyuk derdim büyük

Ben onun için inilerim

(Pir Sultan ABDAL)

Bu dörtlüğün üçüncü mısraındaki içim oyuk sözü, iki anlama da gele-bilir. Birincisi, sazın içinin gerçekten oyuk olması (gerçek anlamıyla), İkincisi; çok ıstırap çekmesi (mecazî anlam).

Ben toprak oldum yolunda

Sen aşın gözetirsin

Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın?

(Yunus EMRE)

Buradaki "taş bağırlı dağ" sözünde kinaye vardır. Çünkü "taş bağır" sözü hem gerçek (dağ, taşlardan oluşur), hem de mecaz (katı, duygusuz) anlamda kullanılmıştır.

6-            TEVRİYE

İki ya da daha çok anlamı olan bir sözcüğün anlamlarını bir arada sunma sanatıdır. Bir başka deyişle sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetme sanatıdır. Tevriyede az çok bir telmih niteliği vardır.

Koyup kaldırmadan ikide birde

Kazan devrildi söndürdü ocağı

(İzzet MOLLA)

İzzet Molla bu beyiti, yeniçeri ocağının kaldırılmasına rastlayan 1826 senesine tarih düşürmek amacıyla yazmış ve güzel bir tevriye yapmıştır. Yeniçeriler ikide birde baş kaldırırlardı. Bu olaya kazan kaldırma denirdi.

Havada yaprağa döndürdü rüzgâr beni.

(Muallim NACİ)

Bu dizedeki rüzgâr sözcüğü, sözlükteki iki anlamıyla birden kullanılmıştır. Zaman ve yel. Yakın anlamı yel, uzak anlamı zaman.

Minnet Hûda’ya devlet-i dünya fena bulur

Bakî kalır sahife-i âlemde adımız

(BAKÎ)

Buradaki "Bâkî" sözcüğü iki gerçek anlamıyla kullanılmıştır: 1. Ebedî, sonsuza kadar. 2. Şairin takma adı.

Sarımsak da acı; ama evde lâzım bir dişi.

"Dişi" sözcüğünün yakın anlamı "parçası", uzak anlamı da "kadın"dır.

7-            MÜBALÂĞA

Bir şeyi gerçekte olduğundan çok ya da az göstermek sanatıdır. Bugünkü edebiyatımızda bir anlatım aracı olarak kullanıldığı hâlde, özellikle Divan edebiyatı dönemindeki methiyelerde, hicviye ve fahriyelerde bu sana-la başvurulurdu. Yerinde kullanıldığı takdirde önem kazanır, kullanılmadığında bir değeri olamaz.

Merkez-i hâke atsalar da bizi

Kürre-i arzı patlatır çıkarız.

(Namık KEMÂL)

Bu beyitte mübalâğa sanatı görülmektedir. Çünkü şair, eylemin gücü-nü anlatmak isterken, "bir insanın yerküreyi patlatacağı" gibi gerçeği zorla-yan bir anlatıma başvurmuştur.

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle

Bu dizede de Yahya Kemal, uçtuk sözcüğüyle mübalâğa (abartma) yapmıştır.

Nedim’in gazelinden alınmış aşağıdaki beyitler, mübalâğa sanatının en güzel örneğidir.

Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şişeden rûhsar-ı âl olmuş sana

Bûy-i gül taktir olunmuş nâzın işlenmiş ucu

Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana.

(Haddeden geçen son derece incelmiş, nezaket, sana boy pos, endam, olmuş; içki şişeden süzülmüş, sana kırmızı yanak olmuş/ Gülün kokusu imbikten çekilmiş- damıtılmış, nazın ucu - oya gibi - işlenmiş; biri sana ter, birisi de mendil olmuş.)

Görüldüğü gibi sevgilinin tasviri (betimleme) abartılı olarak veriliyor. Ancak yerinde ve güzel bir mübalâğa sanatı yapılmıştır.

8-            HÜSN-İ TA’LİL (Güzel nedene bağlama)

Herhangi bir şeyin meydana gelişini, ortaya çıkışını, gerçek nedeninin dışında, daha güzel bir nedene bağlama sanatıdır. (Güzel sebep gösterme sanatı.) Neden gösterme, şairin yaratıcı gücüne bağlıdır. Hayalinde canlandırdığı nedeni şair, güzel bir biçimde ortaya koyar.

Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

(FUZULÎ)

 

Gerçi canandan dil-i şeydâ için kânı iste mu

Sorarsa canan bilmezsem kâm-ı dil-i şeydâ nedir?

(FUZÛLÎ)

9-            LEFF Ü NEŞR

Bir beyit ya da birkaç satırlık, dizelik söz içinde, önce söylenen bir ya da birden fazla şeyleri, sonradan kendilerine denk düşecek şeylerle karşılaştırma sanatına leff ü neşr denir. Bu sanat, birincilerle İkinciler aynı sıra ile söylenirse leff ü neşr-i mürette karışık söylenirse leff ü neşr-i müşevveş adım alır.

Bakıp o şuh ile nâz ü niyaze meşkederiz

Gülün tebessümüne bülbülün teranesine

(NEDİM)

Beyitin ilk dizesindeki nâz ve niyaz sözcükleri söylenmiş, sonra da ikinci dizede nâzın karşısına gül, niyazın karşısına da bülbül getirilmiştir.

Şûh Şîrin’leryüzünden dağ delen Ferhâd’lar

Aslıhan’lardan yanan Âşık Kerem’ler görmüşüz.

Şiirde adından söz edilen Şîrin ve Ferhâd’a karşılık, Aslıhan ve Âşık Kerem söylenmiştir. (Düzenli, leff ü neşr-i müretteb)

Zülfün altında ruhun üstünde hâlin dil-berâ Gül döşenmiş sünbül örtünmüş Habeş sultânıdır.

Bu beyitte de zülüfün karşılığı sünbül, ruhun; gül ve hâlin de Habeş’tir; karışık söylenmiştir, (leff ü neşr-i gayr-i müretteb)

10-        TEZAT

Birbirine karşıt olan iki düşünce, duygu ya da olguyu bir arada kullanma sanatıdır. Bu durum, anlatıma etki gücü kazandırır. Ancak, birbirine karşıt olan kavramları yan yana sıralamak değil, ya bir şeyde karşıt olan özellik ve nitelikler ortaya çıkarmak ya da karşıt iki şey arasında bir ortak yan ve benzerlik bulmaktır.

Çocuğa kim demiş küçük bir şey,

Bir çocuk belki en büyük bir şey.

Bu beyitte çocuk, ilk dizede küçük bir şey diye nitelendirilirken alt dizede en büyük bir şey denilerek çocuğun iki farklı yanının da olabileceği belirtilmektedir.

Bu taş cebinime benzer ki ayn-ı makberdir

Dışı sükûn ile zahir, derunu mahşerdir.

(A. Hâmid TARHAN)

(Bu taş alnıma -kafa- benzer ki mezarın aynıdır Dışı -görünümü- sessizlik içinde görünür; içi mahşerdir.)

Yine bu beyitte de taşın hem sessizliğinden hem de farklı bir yanının olabileceğinden -bir mahşer gibi görünümden söz edilmektedir. Yani, fikir mahşeriyle, uhrevî mahşer arasında ilişki kuruluyor.

Ne efsunkâr imişsin âh ey didar-ı hürriyet

Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten

(Namık KEMÂL)

Namık Kemâl, bu beytinde tezat sanatının güzel bir örneğini vermiştir. Hürriyet, hem büyüleyici, esaretten kurtarıcı olarak nitelendiriliyor hem de onun esiri olunduğundan söz ediliyor.

Yoğurdun rengi aktır

Başındaki taraktır

Yârim yanımda olsa

Gene bana ıraktır.

(ANONİM)

Bu manide de sevgilinin hem yakın, hem de uzak olabileceği belirtile-rek tezat sanatı yapılmıştır.

11-        TENASÜB

Anlam bakımından birbirine uygun ve ilişkili olan kelimeleri, bir mısra veya cümlede bir araya getirme sanatıdır. Bu sanata Müraât-ı Nazir de denir.

Gözün sadefinden nice dürdane dökersin

Şol dişi güher dudağı mercan ere umma

Gel vasi dilersen ko bu feryad-ı bülbül

Gül gonca gibi ağzı gülistan ere umma.

(DEHHANÎ)

Birinci dizede geçen dürdane, (inci), güher (mücevher) mercan;

İkinci dizede: feryat (ötme), bülbül, gonca, gülistan (gül bahçesi) birbirleriyle anlamca ilgili sözlerdir. Bir araya getirilerek uygunluk, tenasüb sanatı yapılmıştır.

Dimem kim adli yok ya zulmü çok her hâl ile olsa

Gönül tahtına ondan gayrı sultan olmasın yâ Râh.

(FUZÛLÎ)

Bu dizelerde geçen adi (adalet), zulm (zulüm ) taht ve sultan sözcükleri arasında da uygunluk, ilişki vardır.

Bu gemi benim gemim, nasipsiz

Benim kaderim bu insafsız dalgalar.

Sevda doluysa, yaşam doluysa benim kalbim,

Dalgalar da kin dolu, ölüm dolu o kadar.

(Cahit KÜLEBİ)

Dizelerdeki gemi, dalga sözcüklerinde uygunluk görülür. Ayrıca daha once gördüğümüz temsilî teşbih de yapılmıştır.

12-        CİNAS

Söyleniş ve yazılışları aynı, anlamları ayrı olan kelimeleri bir arada kullanma sanatıdır. (Eş Seslilik)

Güle naz.

Bülbül eyler güle naz.

Girdim bir dost bağım,

Ağlayan çok; gülen az.

(ANONİM)

Güle naz- gülen az sözlerinin yazılış ve okunuşları aynı olduğu hâlılc anlamları ayrıdır.

Güle naz: güle (çiçek) yapılan gönül cilvesi, naz etmedir; gülen az ise, coşkunun sonucu olan gülme eylemini yapanların sayısal azlığıdır.

Niçin kondun a bülbül

Kapıdaki asmaya

Ben yârimden vazgeçmem

Götürseler asmaya

(ANONİM)

Bu manide geçen asma sözcükleri cinaslı olarak kullanılmıştır. İkinci dizedeki asma, bağ kütüğü, (üzüm asması) anlamında kullanılırken, üçün¬cü dizede de idam etme anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır.

Bağ bana

Bahçe sana bağ bana

Değme zincir kâr etmez

Zülfün teli bağ bana.

(ANONİM)

Bu manideki bağ sözcükleri eş sesli olup anlamları ayrıdır.

Cinasları; tek kelime ile yapılanlar basit cinas; iki kelimeyle yapılanlar mürekkep cinas diye ikiye ayırabiliriz.

Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç,

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç.

(Yahya KEMAL)

 

Geç sözcükleri tek sözcüktür ve basit cinas yapılmıştır.

Ey kimsesizler, el veriniz kimsesizlere Onlardır ancak el verecek kimse sizlere.

(Yahya KEMAL)

Kimsesizler kelimesi mürekkep cinaslıdır.

13-        TARİZ

Genellikle birini küçük düşürmek, onunla alay etmek, ya da onu iğnelemek amacıyla yapılan bir sanattır. Söylenilenin tam tersi kastedilir. Kısa boylu bir insana "maşallah, fidan gibi boyu var." denildiği zaman tariz yapılmış olur.

Vermedi ablukada şan-ı donanmaya halel

İngiliz Devleti’ne olsa sezadır amiral.

(ZİYA PAŞA)

Dönemin sadrazamı Ali Paşa, Girit seferinden iyi bir sonuçla dönememişti. Ziya Paşa, Ali Paşa’yı dıştan öven; fakat içten küçülten ünlü Zafername’sini yazmıştır. Donanmanın şanına leke kondurmadı demek suretiyle aslında Ali Paşa’nın Türk donanmasının şerefine yaraşır bir başarı gösteremediğini anlatmaya çalışıp onu yermektedir.

TERS ÖĞÜT DESTANI

Bir nasihatim var zamana uygun

Tut sözümü yattıkça yat uyanma

Meşhur bir kelâmdır sen kazan sen ye

El için yok yere ateşe yanma.

 

Her nere gidersem eyle talanı

Öyle yap ki ağlatasın güleni

Bir saatte söyle yüz bin yalanı

El bir doğru söz söylerse inanma.

( HUZURİ)

14-        TEKRİR ve DİĞERLERİ

Sözün etkisini güçlendirmek ve anlatıma coşkulu bir akış kazandır-mak için kimi sözcüklerin bilerek tekrar edilmesidir.

Dilerse gözümü girya eden dost

Dilerse bağrımı biryan eden dost

Dilerse hâk ile yeksan eden dost

Dilerse lutf ile ihsân eden dost.

(Ümmî SİNAN)

Dörtlükteki dilerse ve dost sözcükleri tekrarlanarak dostun dilerse her şeyi yapabileceği anlatılmaya çalışılmıştır.

Yürüyordum ağlıyordu ırmaklar,

Yürüyordum, düşüyordu yapraklar.

Yürüyordum, sararmıştı yaylalar.

Yürüyordum, ekilmişti tarlalar.

Yürüyordum sözcüklerinin tekrarlarıyla tekrir yapıldığım görüyorsunuz.

Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

Beni bende demem,

Bende değilim.

Bir ben vardır bende

Benden içeri

(Yunus EMRE)

 

"Kanun diye kanun diye kanun tepelendi."

(Tevfik FİKRET)

 

Sen ey Kurslar, Antepler, Erzurumlar, Maraşlar Dördünden bir ikisi şehit düşen kardaşlar. Ey zeybekler, seymenler, dadaşlar diyarı hey!

"O hayalet ki bilenler bana "serisin" derler

O hayalet ki benim handemi çalmış da güler

O hayalet ki karanlık yüzü çehremle dolar,

O hayalet ki ben ağlarsam üşenmez ağlar..."

(Mithat Cemal KUNTAY)

 

"Örtün evet ey hâile... Örtün evet ey şehr,

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

Kaatil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;

Ey dahme-i marsûs-ı havatır ulu mâbed;

Ey gırre sütunlar ki birer div-i mukayyed."

(Tevfik FİKRET)

 

"Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşanmış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur sükûn içinde sesi,

Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır."

(Necip Fazıl KISAKÜREK)

DİĞER EDEBÎ SANATLAR

1-            TEDRİC (DERECELEME)

Kavramların derece gözetilerek bir düzen içinde sıralanmasıdır. Bu dereceleme hem yükselen, hem de alçalan dereceleme olmak üzere ikiye ayrılır:

"Mezar, mezar değil bir türbe, türbe değil bir tapınak; tapmak değil bir küre; küre değil sonsuz bir uzay olmalıydı."

(Abdülhak Hâmid TARHAN)

Bu örnekte mezarın yükselen, genişleyen (fizikî anlamda) bir derecelemeye göre sıralandığını görmektesiniz.

"Sizler, bencilliği o kerteye vardırdınız ki, memleketin kurtulması için hayatınızı değil, hayatınızın bir gününü, bir saatini; hatta bir dakikasını bile feda edemezsiniz.

(Namık KEMÂL)

Burada da alçalan bir derecelenme görülmektedir.

2-            İSTİFHAM

Dikkati çekmek ve duyguyu güçlendirmek amacıyla soru şeklinde söy-leme sanatıdır.

Beni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı?

Felekler yandı ahımdan, muradım şem’i yanmaz mı?

(FUZÛLÎ)

 

"Karanlık sokaklara karıştı bir yarasa,

Bir kedi sırtı gibi niçin kabardı dağlar?

Sırtlarından ışıktan bir el mi gezindi yoksa?"

(Ziya Osman SABA)

 

"... Söyle, ey çınar, bağrın Hangi odlarla yandı?

Hangi siyah Kurt içinden kemirdi?

Hasta, tebâh Seni kim şimdi bağlayıp saracak?

Kim şifâlar verip de kurtaracak?

Söyle ey mustarip vatan, bildir:

Çektiğin hangi kanlı seyyiedir?..."

(Tevfik FİKRET)

 

"Nedir bu handeler bu işveler bu nâz u istiğna

Nedir bu cilveler bu şiveler bu kâmet-i bâlâ."

(BAKÎ)

3-            RUCU

Önceki söylenenden dönme, ya da dönmüş gibi görünme sanatıdır. Aslında bu, anlamı güçlendirmek amacıyla yapılır. Okuyucular üzerinde daha güçlü etki yapmasını sağlama amaçlanır.

Eder isyanıma gönlümde nedamet galebe

Neyleyim yüz bulamam ye's ile affım talebe.

Ne dedim tövbeler olsun bu da fi’l-i şerdir,

Benim özüm gümehimden iki kat beterdir.

(ŞİNASİ)

Dörtlüğün son iki mısraı, daha önceki iki mısrada söylenenleri güçlendirme yönünden rücuya güzel bir örnektir.

Erbâb-ı teşâür çoğalıp şair azaldı,

Yok öyle değil, şairin ancak adı kaldı.

(Muallim NACİ)

4-            TERDÎD

Sözü ya da olayı hiç umulmadık bir sonuca bağlama sanatıdır.

"Dizilir ayakta Ana, baba ve kardeş

Hayal, ırak... ırakta Eder fillerle güreş.

Başından kayar yastık,

Nura döner karanlık,

Sırlar çözülür artık

Kırka çıkınca ateş.

(Necip Kazıl KISA KÜREK)

 

ALİ

Geldiler beklenen çifler ormana,

Duruyor iki genç, ne hoş, yan yana.

Bir kurşun kadına, bir de çobana.

Çınlasın yıllarca orman, be Ali!

Görünce uzanmış, yâr kucağına

Boynunu dolamış zülfü bağına,

Kurşunu kahpeye atacağına

Kendine çevirdin... Aman, be Ali!

(Faruk Nafiz ÇAMLIBEL)

 

ÖĞÜT

Dişin mi ağrıyor?

Çek kurtul.

Başın mı ağrıyor?

Bey çeyreğe iki aspirin Verem misin?

Üzülme, onun da çaresi var,

Ölür gidersin.

(Sabri SORAN)

5-            SELH-İ MÜMTENÎ

Söylenmesi kolay göründüğü halde, kolay söylenemeyen, taklidi zor olan söyleyişleri meydana getirme sanatıdır.

Allah adın zikr idelüm evvelâ

Vâcip oldur cümle işde her kula

Birkez Allah dese aşk ile lisan

Dökülür cümle güneh misl-i hazan

Ism-i pâkim pak olur zikr eyleyen

Her murada îrüşür Allah diyen.

(Süleyman ÇELEBİ)

 

Nush ile yola gelmeyin etmeli tektir;

Tektir ile uslanmayanın hakkı kötektir.

(ZİYA PAŞA)

Kısa ve özlü sözle çok şey anlatma sanatıdır. Tüm atasözleri ve veci¬zeler (özdeyişler) bu yolla söylenmiştir.

Zora dağlar dayanmaz. (Atasözü.)

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.»

(ATATÜRK)

6-            EDEB-I KELAM

Gerçek anlamlarıyla söylenildiğinde inceliğini kaybedecek olan ifadeleri mecaz ve istiarelerle süsleme sanatıdır.

Kat kat düşüp ol peri hicaba

Gark oldu gül-âb-ı ıstıraba

(NABİ)

(O peri, çok utanıp sıkılıp ıstırabın gül suyu içinde kaldı.)

Şair, kızın terlemesini doğrudan ortaya koymak yerine bir incelik göstererek "gül suyu içinde kaldı" diye ifade ediyor.

7-            İKTİBAS

Anlamı güçlendirmek ya da sözü süslemek için âyet ve hadislerden parçalar almaktır. (Alıntı yapma.)

Hâk-i pâyin olduğum gördü dedi kâfir rakîb

Taş ile bağrın döğüp "ya leytenî küntü türâb"

(Beyitteki Arapça söz, Furkan süresindeki ayetten alınmıştır.)

 

Takdîr-i İlâhîde sakın etme cedel

Beştir sana "la-yüs’elu amma yet’al"

Maksûdunu ahir verir, Allah Nazîm

Sen eyle heman sa ’yini meşkûr evvel.

(NAZÎM)

(Dörtlükteki arapça söz, Enbiya sûresinden alınmıştır.)

8-            NİDA (Seslenme)

Şairin çok duygulanması ve heyecanlanması sonucunu doğuran olaylar ve varlıkları göz önüne getirip "ey, hey" gibi ünlemlerle onlara seslenmesidir.

Merhaba hoş geldin ey rûh-i revanim merhaba

Ey şeker-leb yâr-ı şirin lâ-mekânım merhabâ

(NESİMİ)

9-            TEFRİK

İki şey arasındaki ayrıntıyı belirtmedir.

Örnek:

Ruhunla mihr-i âlem-tâba kimdir söyleyen birdir

O ecsama senin ruhsârın ervaha müessirdir.

10-        KAT

Sözün etkisini artırmak amacıyla, arkası kendiliğinden anlaşılacağı ve susmanın söylemekten etkili olacağı bir noktada kesmektir. Genellikle düz yazıda kullanılır.

Ey mâder-i hicran-zede, ey hem-ser-i muğber;

Ey kimsesiz âvâre çocuklar... Hele sizler,

Hele sizler...

(Tevfik FİKRET)

11-        İLTİFAT

Söz arasında o anda doğan bir duygunun etkisiyle -konu dışına çıkma- dan- sözü hitap edilen kişiden bir başkasına yöneltmektir.

"Aradan yıllar geçti, işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim

Ey köylüleri hududa bağlayan yaslı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!

(Faruk Nafiz ÇAMLIBEL)

12-        İRSAL-İ MESEL

Söylenen bir düşünceyi inandırmak ve pekiştirmek amacıyla söze bir atasözü ya da atasözü değerinde bir örnek katmaktır.

Ey güzellik göğüne hurşîd olan yakma bizi

Yerde kalmaz çiin bilirsin dûd-ı âhı kimsenin.

(NECATİ)

 

Ağyar elemin çekme gönül nafile gamdır

Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir.

( NEFÎ)

 

 

 

Şiir Dili Slayt İndir

slayt

Okunma 2711 defa Son Düzenlenme Cuma, 03 Mart 2017 23:23

Benzer Öğeler (etikete göre)

Yorum Ekle

Türk Edebiyatı 9

  • 9. Sınıf Türk Edebiyatı Dersi Konu Listesi:
  • 9. SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KONU LİSTESİ İlgili başlığa tıklayarak konu hakkındaki makaleye ulaşabilirsiniz. I. ÜNİTE:...

    Çevrimiçi Kişi Sayısı

    202 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi