Buradasınız: AnasayfaTürk Edebiyatı10. SınıfXIV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı Edebiyatı14. Asırdan 19. Asra Kadar Anadolu’da Divan Edebiyatı


14. Asırdan 19. Asra Kadar Anadolu’da Divan Edebiyatı

Yazan:  Kategori: XIV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı Edebiyatı Pazartesi, 04 May 2015 21:50
Divan Şiiri / Ebru Sanatı Divan Şiiri / Ebru Sanatı

Klasik Türk Edebiyatı

Yüksek Zümre Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı, Dîvan Edebiyatı

Klasik Türk edebiyatı özellikleri yönü ile incelendiğinde bir yüksek zümre edebiyatı olduğu sonucuna varılır. Zira bazı şair ve yazarlar saray tarafından teşvik ve himaye edilmiştir. Bu eski gelenekte saray, çoğunlukla padişah tarafından bizzat, himaye görmek, yardım ve destek almak birçok şair ve yazarın istek ve emelidir. Örneğin; Eski geleneğin büyük şairlerinden Fuzuli’nin İstanbul ziyareti işte bu sebepledir. İlk bakışta olumsuz bir durum gibi görünse de aslında saray tarafından büyük sanatkarların himaye edilmesi Klasik Türk Edebiyatının gelişmesini, zenginleşmesini sağlamıştır. Bu vesileyle saray bir ilim, eğitim merkezi olmuştur.

Eski Türk şiiri, kendi döneminin gelişip ortaya çıktığı çağların sanat anlayışını yansıtmasının yanında taşıdığı, geliştirip güzelleştirdiği şekil ve içerik özellikleri yönü ile de incelenmesi gereken köklü bir şiir geleneğidir. Aynı dönemde Halk şiiri ile olan münasebetleri bu şiir geleneğinden ne ölçüde etkilenip bu şiir geleneğini ne derece etkilediği de araştırılması gereken konulardır.

Alışılagelmiş “Divan şiirinin halktan kopuk şiir olduğu” düşüncesinin doğruluğu değerlendirilmelidir. Aynı çağlarda gelişip güzelleşen bu geleneklerimizin her bir unsuru bir biri ile mukayese edilip incelenmelidir. Eski geleneğimizin şiirlerini anlamak, geleneğin soyut dünyasının tadına varabilmek için, bu şarttır.

Divan şiiri sadece bir ölçü ve sanattan ibaret değildir. Bu şiirde yaklaşık beş yüz yıllık bir anlayış, düşünüş, duyuş ve güzellik saklıdır. O okunup incelenirken geçmişimizin hayal perdeleri açılır önümüze. Her bir imgesi sanatı, fikri sarar etrafımızı.

Unutulmaya yüz tutmuştur divan geleneğimiz-belki de çoktan unutulmuştur-. Yalnız şairlerin adı kalmıştır. Hiçbir şiirini kimse ezbere bilmez. Eskiden olduğu gibi sokakta herhangi bir gazelden ya da kasideden bir beyte rastlamayız. Büyüklerimiz bu dizelerle bize öğüt veremez. Bu şiirin halktan kopuk olduğu söylenir. Halbuki eski geleneğimizde Divan şiiri halkla daha iç içedir. Çok defa-bugün dahi- Ziya Paşa’nın

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.

dizelerinin birilerinin ağzından tekrar edildiğine şahit oluruz. O çağlarda çok daha fazlasının sokaktaki insanlar tarafından ezbere söylendiği açıktır.

  Divan şiiri tasavvuftan ayrı düşünülemez. Şiirlerdeki aşk, meyhane, saki, mey vb. kavramlar tasavvuf düşüncesinde yoğrularak şiir kalıbına sokulmuştur. Sözgelimi bir gazelde sevgili ve aşk; içki ve meyhane kavramları şiir anlayışına ve insanların zihnine tasavvuf ile öyle yer etmiştir ki kelimelerin asıl –ilk- çağrıştırdıkları anlam düşünülmez olmuştur.

Büyük bir toplumun yüce sanatı olan divan şiiri yok sayılamaz. O tıpkı halk şiirimiz gibi kendi içimizden doğup gelişmiştir.

Divan şiirinde sevgili ve aşk, ayrı bir başlık olarak incelenmelidir. İslam coğrafyasının özünü oluşturan insanlık ve kardeşlik duygusu nasıl çağlar boyu benliğimize nakış nakış işlenmişse; divan şiirinde aşk ve sevgili kavramları da benliğimize böyle işlenmiştir. Bu şiirde özellikleri sıralanan sevgili,  sıradan bir insan olarak düşünülemez. Onda gerçeği, beşeriyeti aramak anlamsızdır. Nasıl bir ressamın çizdiği bir ağacın gerçeğine ne derecede benzediği önemi olmuyor hatta gerçekten uzak oluşu ayrı bir güzellik ölçüsü olarak ele alınıyorsa, klasik şiirimizde sevgilinin gerçeğe benzememesi bir kusur değil aksine başarı olarak değerlendirilmelidir. Tüm özellikleri ile eski şiirimizin sevgilisi bir sanat eseri sayılmalıdır.

Eski şiirde aşksız şiir pek azdır. Şairler şiirlerinde aşk düşüncesini öyle ya da böyle işlerler. Buradaki aşk tıpkı sevgili kavramında olduğu gibi sanat ile yoğrulmuş bir kavram olarak karşımıza çıkar. Şair aşk yüzünden acı çeker. Sevgilinin cefası tatlıdır. Cefa vermeyen sevgili bulunmaz. Cefasız da aşk olmaz. Eğer bir şair aşktan dem vuracaksa cefa çekmelidir. Sevgili her yerdedir. Ona duyulan aşk tüm benliği kaplamıştır. Şairler bu aşk ile ölmeden ölmüştür. Halk şiirimizde rüyada içilen bade(içki-şerbet) sonucu göze görünen sevgilinin ve ona duyulan aşkın taşıdığı derin mana divan şiirinde aslında hiç olmayan bu sevgili ile ortaya çıkar. Aslında ortada ne gerçek bir aşk ne de gerçek bir sevgili vardır. Ama şiirde bahsedilen aşk ve sevgi tamamen gerçektir. Tüm şairler bu duyguyu içlerindeki en küçük noktaya kadar hisseder.

Öyleyse divan şiirine ayrı bir kültürün hiç tanımadığımız insanların geliştirip naklettiği bir edebiyat olarak bakmak yanlıştır. Bu gelenekte kullanılan eski kelimeleri( Arapça, Farsça ) öğrenip ezberlemelidir. Şiirleri aslından okuyup ondaki derin mana ve sanat evrenine bire bir şahit olmalıyız. Yüz yılların birikimini yok saymak bizi daha ileri götürmeyecek aksine sanat alanında tırmandığımız yokuşu tekrar tırmanmak zorunda bırakacaktır. Yeni şairlerimiz için eski geleneğimiz bir ilham kaynağı olarak öylece durmaktadır.

Bu geleneğimiz hakkında detaylı bilgi almak, yeni şeyler öğrenmek için ilgili makaleleri inceleyebilirsiniz.

Okunma 1221 defa Son Düzenlenme Cuma, 03 Mart 2017 23:39

Benzer Öğeler (etikete göre)

Çevrimiçi Kişi Sayısı

55 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi