Buradasınız: AnasayfaEdebi TürlerTiyatroTiyatro TarihiORTAÇAĞ TİYATROSU


ORTAÇAĞ TİYATROSU

Yazan:  Kategori: Tiyatro Tarihi Çarşamba, 25 Haziran 2014 01:04

ORTAÇAĞ TİYATROSU

Aşağı yukarı iki bin yıl Avrupa tiyatrosu ölüydü. İ.Ö. 400 yılından İ.S. 1600 yılma kadar tek bir büyük oyun yazılmadı. Euripides’den Lope da Vega’ya, Marlowe,a, Shakespeare’e uzanan boşlukta tiyatro sahneleri kıraç toprak gibiydi.

Yunan Tiyatrosu dört ya da beş yüzyıl, İ.Ö. be­şinci yüzyılda yasılmış oyunları oynamakla yetindi, onlara önemli bir şey ekliyemedi. Ondan sonra gıelen dört ya da beş yüzyılı Roma Tiyatrosu’nun düşüşü, fasla olgunlaşmış bir meyva gibi çürüyüp kuruyuşu doldurdu. 476’da Roma’nm yıkılmasından yüz yıl son­ra başlayıp Karanlık Çağların sonuna, on birinci ya da on ikinci yüzyıla kadar süren uzun bir zaman bo­yunca da «tiyatro» diye bir yer yoktu. Gezici oyun­cular ise tiyatroyu kurtaracak, yükseltecek durum­da değillerdi. On ikinci yüzyılda Gotik katedrallerin, on üçüncüde Dante’nin, on dördüncüde Petrarch’m gelişi kiliseden pazar yerine atlıyaıı dinsel oyunların ortaya çıkmasına yol açtı. Ama büyük oyun yazarla­rının yetişmesi için, derebeyliğin, şövalyeliğin, kilise devletinin yıkılıp gitmesi, baskı makinesinin, Refor masyon’un, Eski Yunan eserlerinin ortaya çıkarılışı­nın, Amerika’nın bulunuşunun kısacası Rönesans’m üzerinden epeyce zaman geçmesi gerekti.

Ortaçağ Tiyatrosu çok tuhaf bir tiyatroydu. De­vam edebilmiş olmasının gizi insanoğlundaki ölümsüz oynama isteği ile oynıyanları seyretme isteği’nde aranmalıdır. Gezici oyuncular yalnız oyunlar oyna­makla kalmaz, cambazlık, hokkabazlık, saz şairliği, kuklacılık da ederlerdi. Bütün bunlarm yanı sıra dev­letin, kilisenin yasaklarından kaçarak yaşamayı da iyi bilmek gerekiyordu. Ama tiyatroyu yasaklamış olan Katolik kilisesi sonradan onun canlanmasına ön­cülük etti.

«ŞEYTANIN KİLİSESİ»

Roma Tiyatrosu’nu üç şey yıktı. Birincisi, İmpa­ratorluğu içten içe kemiren ahlak düşüklüğü. İkincisi Cermen istilacıların tiyatroyla ilgili şeylerden hoşlan­mamaları. Üçüncüsü, Hıristiyan kilisesinin düşman­lığı.

Tiyatronun düşüşü, çürüyüşü Hıristiyanlığın yükselişine karşı koymaktaydı. Kilise adamlarının o çağda tiyatroya yaptıkları saldırüar bu durumu açık­ça belirtmiştir. Hıristiyanlar tiyatrodan sakındılar. İ. S. 200 yılında bir yazar tiyatroya “Şeytanın Kili­sesi” adını verir. Dördüncü yüzyılda Kilise, düğün­lerde oynanagelen küçük oyunlar, farşlar için oyun­cular gelincepapazların düğün yerinden ayrılmala­rını istemişti. Beşinci yüzyılda oyuncuların commu nion’lara alınmaları yasak edildi.

OYUNCULUKTAN SAZ ŞAİRLİĞİNE

Roma’nm yıkılışından, Hıristiyanlığın gücleni şinden sonra da küçük oyunların, farsların oynandı­ğını biliyoruz, inanmak kolay değil buna, ama elimiz­de kanıtlar var. Altıncı yüzyılda Büyük Jüstinyen adlı imparator, kendisi Theodora ile evlenmek istedi­ği için, soylu bir kişinin mesleğini bırakan bir oyuncu kadınla evlenmesine herhangi bir engel bulunmadığı­nı bildiren bir kararname çıkartmıştı. Yüz yıl kadar sonra Ispanya kırallarmdan biri papazların düğün­lerde oynanan oyunları seyretmemeleri gerektiğini hatırlatmıştı. Dokuzuncu yüzyılda kilisenin aldığı ki­mi kararlardan da oyunların, oyuncuların varlığı açıkça belli olmaktadır.

Arada bir soylu kişilerin toplantılarında, düğün­lerinde oyunlar oynıyarak geçindikleri düşünülemez oyuncuların. Hokkabazlığa, cambazlığa sapmaları, sonunda da saz şairliğine yönelmeleri her halde ge­çim kaygısı yüzündendi. Aralarından kendi şiirler ya­zan şairler, troubadour’lar (“) çıkmıştır elbette; ama çoğunun başkalarının şiirlerini okumakla yetin­diklerine inanmak daha kolaydır. Türkü gibi çalınıp söylenen bu şiirleri Italyanlar kadar Cermenler de se­verdi.

KİLİSEDE TİYATRO

Katolik kilisesinde gelişen dinsel tiyatronun kö­kü dördüncü yüzyılda başlıyan High Mass törenle­rinde aranmalıdır. Tiyatroya yaklaşan daha başka tö­renler de vardı, ama en kolay tiyatroya çevrilebilecek olan dinsel tören Mass töreniydi. Ana çizgileriyle bel­li, değişmez bir törendi bu. Gene de araya «trope» de­nilen parçalar, makamlı sözler eklenirdi. Bu trope’lardan biri, melekle üç Meryem arasında geçen dört mıs ralık, Latince bir konuşma, Kilise Tiyatrosu’nun te­meli olarak görülür. Onuncu yüzyılda aşağı yukarı her Mass töreninin sonunda, “Quem Quaeritis” diye adlandırılan melekle üç Meryem trope’u bir tiyatro oyunu gibi oynanırdı.

Winchester Piskoposu “Quem Quaeritis” in nasü oynanacağını ayrıntılarıyla anlatan bir yönet­melik yazmıştı. Onuncu yüzyıl sonunda yazılan bu yönetmelikle papazların nasıl yürüyecekleri bile be­lirtiliyordu. Sunağın yanma mezara benziyen bir yer yapılacak, İsa'nın vücüdu yerine bir haç beze sarılıp mezara konacaktı. Meleği canlandıran papaz, İsa’nın vücudunu yağlamıya gelen üç kadını canlandıran pa­pazlara Latince olarak soracaktı: “Kimi arıyorsu­nuz?” Kadınlar, “Nasıralı İsa’yı,” diye cevap verecek­lerdi. Bunun üzerine melek şunları söyliyecekti: “Bu­rada değil o. Yükseldi, önceden bildirildiği gibi. Gi­din, anlatın ölümü yendiğini, yükseldiğini.” Bundan sonrası için, piskoposun yönetmeliğinde şöyle deni­yor :

ortacag tiyatrosu

Bu emri duyar duymaz üç keşiş koroya dönüp, “Alleluia! resurrexit Dominus!” (Şükürler olsun! Efendimiz dirildi!) desinler; bu dendikten sonra hala kabir başında oturan (melek), onları geri çağınyor muş gibi, “Venite et videte locum” (Gelin, yeri görün) İlahisini okusun, sonra kalkıp örtüyü kaldırsın ve on­lara içinde artık haç bulunmıyan, yalnız haçın sarıl­mış olduğu bezin kaldığı kabri göstersin. Ötekiler bu nu görünce ellerindeki buhurdanları ayrı kabrin içi­ne koysunlar ve bezi alıp, Efendimiz artık kefenin içinde değildir, kıyam etmiştir demek istermiş gibi, bütün cemaatin gözleri önünde tutsunlar ve bundan sonra, “Surreqit Dominus de sepulchro” (Efendimiz kabirden kıyam etti) İlahisini okuyarak kefeni sunağın üzerine koysunlar. ilahi bitince, ölümü alt edip dirilen yüce Melikin zaferi karşısında onların duydu­ğu sevinci paylaşan manastır başı da, “Te Deum Lau damus” (Tanrım seni övüyoruz) İlahisine başlasın ve bütün çanlar hep birden çalsın

Bu küçük oyun öylesine ilgi çekmiş, öylesine ya­yılmıştı ki papazlar buna benzer başka oyunlar dü­şünmek, bulmak gereğini duydular.

LATİNCEDEN HALKIN DİLİNE

Winchester Piskoposu’ndan gelen bilgilere daya­narak anlattığımız “Quem Quaeritis” oyunu İngilte­re kiliselerinde onuncu yüzyılda oynanıyordu. Bu çe­şit kilise oyunlarının ilk olarak dokuzuncu yüzyılda Fransa’da başladığı, Avrupa’nın öbür memleketlerine oradan yayıldığı sanüıyor. önceleri Latince oynanan oyunlar, bir zaman sonra çevirileriyle birlikte oyna­nır oldu. Her Latince mısranm arkasmdan halkın konuştuğu dille çevirisi de söyleniyordu. On birinci yüzyıl sonlarına doğru Latince büsbütün bırakıldı, oyunlar halkın diliyle oynanmıya başlandı.

Kilisenin Hıristiyanlan tiyatro yardımıyla eğit­mek yolunu tuttuğu açıkça anlaşüıyor. Halkın oyun seyretme isteğinin önlenemediği görülerek ahlaka ay­kırı, yasak tiyatronun yerine, din adamlarının yönet­tiği, kiliseye yardımcı bir tiyatronun geçirilmesi uy­gun bulunmuş olmalı.

TİYATRO BÜYÜYOR

Dinsel oyunların sayıları arttıkça, kiliseye İsa’­nın mezarından başka dekorlarm da girdiği görüldü. Cennet, cehennem, limbo , Pilate’ın  evi, Herod’un  sarayı, Kudüs tapmağı, Bethlehem ahin gibi dekorlar kiliseyi doldurmıya başladı. Bu de­korlara “evler” deniyordu. Tiyatro kiliseden pa­zar yerine atlayınca bunlar daha da çoğaldı.

Bugün elimizdeki en eski yazılı kilise oyunu Adem adlı oyun. On ikinci yüzyıl Normandiya Fran sızçası ile yazılmış. Ondan sonra da Resurrection adlı oyun geliyor. Resurrection’m başında oyun­daki “evleri” anlatan bir prolog var. Aşağı yukan şöyle:

Önce bir bir bildirelim Oyuna girecek evleri:

Bir haç koyacağız ilkin;

Arkasından mezar gelir.

Bir de zindan olmalı Suçluları tıkmıya.

Şu yanda cehennem,

Açık açık görülsün.

Şurda da cennet; sonra da Bir yer Pilate’la adamlarına.

Adem adlı oyunun yazarı dekorları, eşyaları an­lattığı gibi, oyun tarzını da anlatır. Bir papaz ise, ti­yatroyla ilgili bir yazısında, Hamlet’in oyunculara öğütlerini hatırlatan şeyler söyler: Adem ne zaman cevap vereceğini çok iyi bilmeli, cevapları ne çok ça­buk, ne de çok yavaş olmalı. Yalnız o değil, bütün oyuncular acelesiz konuşmıya alıştırılmalı, sözlerine uygun hareketler yapmayı öğrenmeli... Cennetin adı­nı anan kişiler cennete doğru bakmalı, göstermeli cen­neti.” Hani cennet de gösterilecek gibi: “Güzel koku­lu çiçekler, yapraklar serilmeli çevresine, içine salla­nan meyvalarıyla ağaçlar yerleştirilmeli; öyle ki ba­kar bakmaz çok tatlı bir yer olduğu anlaşılsın.”

Adem kilise dışında oynandığını bildiğimiz ilk kilise oyunu. Sahne olarak her halde kilisenin önü kullanılmıştı, çünkü bir hareket bildirisinde Tanrı’nm sahneye bir kilise kapısmdan çıkacağı, son­ra gene o kapıdan içeri gireceği söyleniyor.

TARİHLERİN, TERİMLERİN KARIŞIKLIĞI

Kilise oyunlarının kilise dışında oynanmıya baş­lanması konusunda aydınlık olmıyan, kesinlikle bi linmiyen noktalar var. Sık sık ileri sürülen düşünce şudur: Dekorlar çoğalana, oyunlara cehennemle, şey­tanla ilgili komedi öğeleri girene kadar, Ortaçağ Ti­yatrosu kilisenin içinde kalmıştır; ama işe komedi karışınca, kilisenin önderleri tiyatroyu kapı dışarı edip pazar yerine atmışlar, oyunları papazların değil de, loncaların, esnaf birliklerinin düzenlemesini iste­mişlerdir. Oysa Adem’i daha on ikinci yüzyılda kili­senin dışmda oynıyanlar papazlardı. Öte yandan on altıncı yüzyılda bile kiliselerde, katedrallerde kimi oyunlar oynanmaktaydı. Genel olarak, loncalar pazar yerlerinde oyunlar oynamıya on ikinci yüzyılda baş­ladılar; on dördüncü yüzyüda ise bu iş iyice yayılmış­tı.

Pazar yeri kilise dışındaki tek oyun yeri değildi Fransızlar kimi zaman eski büyük tiyatroları da kul­landılar. italyanlar kimi sacre rappresentazioni’lerini  Roma’daki Colosseum’da oynadılar. ispanyollar büyük şehirlerindeki corral’lerden  yararlandı­lar. Comwall’liler topraktan ya da taştan yapılma es­ki yuvarlak, alan tiyatrolarını dinsel oyunlarla yeni­den canlandırdılar. İngiliz loncalarının kendi lonca haillerinde  oynadıkları da olurdu, ama çoğun­lukla tekerlekli sahneleriyle şehrin içinde dolaşırlar­dı.

Bir karışıklık da oyun çeşitlerine verilen adlar­dan geliyor, Fransa’da Incil’den, Tevrat’dan alınan oyunlara mysteres ya da mystery oyunları denirdi. Günümüzün eleştirmenleri loncalarda azizlerin hayat­larını anlatan oyunlar da oynandığını öğrenince, bu oyunlara miracle oyunları diyerek bir ayırma yaptı­lar. Oysa Fransa’da Kutsal Kitap’dan  alman oyunlarla birlikte, azizlerin hayatlarını anlatan oyun­lara da mystery oyunları denmekteydi. Ingiltere’dey­se bu iki çeşit oyuna da miracles adı veriliyordu. Ge­ne bu oyunlar İtalya’da sacre rappresentazioni, Is­panya’da autos sacramentales, Almanya’da Geistliche Spiele diye anılırdı. Aynca, “Üç Meryem” diye adlan­dırılan oyunlar vardı. Bugün morality oyunları deni­len Ingiliz oyunlannaysa o çağda interludes deniyordu. Shakespeare zamanından az önce bu terim kome­dileri de içine almıştı.

Demek ki dinsel tiyatronun kiliseden ne zaman ayrıldığım, papazların elinden ne zaman kurtulduğu­nu gösterecek kesin bir tarih veremediğimiz gibi, 05nın çeşitlerine de kesin adlar takamıyoruz.

MASRAFLI OYUNLAR

Pazar yerlerinde oynanan oyunların nasıl hazır­landığı üzerine elimizde epeyce bilgi var. Oyun yeri­nin düzenlenişini gösteren planlar, kimi incelikler' belirten taslaklar, sahne resimleri, masraf listeleri çok ilgi çekici belgeler. Bunlardan öğrendiğimize gö­re, pazar yerlerinde çok gösterişli, çok masraflı oyun­lar düzenlenirmiş; çeşitli sahne makineleri kullanılirmiş. Sahneye havuz yapılıp içinde gemi yüzdürül düğü bile olurmuş.

aci cekme oyunu

YÜKSELTİLMİŞ ORTAÇAĞ SAHNESİ. 1547’de Fran­sa’nın Valenciennes şehrinde oynanan bir Acı Çekme Oyununda yüksek, uzun bir sahne kullanılmıştı. Sağda cehennemin ağzı, solda cennet görülüyor. Arada da çe­şitli “evler”. Göl ise balıkçı Peter için.

Önceleri hep erkek olan, sonraları aralarına ka­dınların, çocukların da katıldığı oyunculara para ve­rilirmiş. Örnekse İngiltere’de bir oyuncu “Tanrı’yı oynadığı için” üç şilin dört peni alıyor; bir başkasına “Yahuda’yı astığı için” dört peni veriliyor ; bir baş­kası da bir şiline Nuh’u oynuyor.

Oyunların hazırlanışı, oynanışı da bir iki gün içinde olup bitmiyor her zaman. Altmış yedi evli bir oyunun kırk sekiz günde hazırlandığı, dört gün de­vamlı oynandığı oluyor. Valenciennes’deki bir oyun yirmi beş gün sürmüş. Gene Fransa’da, on altıncı yüzyılda kırk gün süren oyunlar oynandığı biliniyor, Her gün bütün evler kullanılmıyor elbette; sonra oyuncular da bir rolle kalmıyor, birkaç role çıkıyor­lar.

İNGİLTERE’NİN TEKERLEKLİ OYUNLARI

Fransa’daki oyunlar Almanya’da, İtalya’da, Is­panya’daki oyunlardan hem daha ince, hem de ger­çeğe daha yakındı. İngiltere ise çok ilgi çekici bir oyun çeşidi yaratmıştı. Oyunlar araba gibi çekilebilen te­kerlekli sahneler üstünde oynanıyordu. On birinci, on ikinci yüzyıllarda kiliselerde oynanan dinsel oyunla­rın kilise dışına çıkarılması gerekince, büyük pazar yerleri olmıyan, ya da pek az olan İngilizler, oyunları da, seyircileri de bölmek yoluna gittiler. Şehrin büyüklerinin, yaşlıların düzenlediği bir tasarıya göre uzun bir oyunun her bölümünü ayrı bir loncanın işçi­leri hazırlıyordu. Oyun oynanacağı zaman seyirciler şehrin belli yerlerine toplanıyor, sahne sırasına göre birbirini izliyen arabalar gelip hazırladıkları bölümü oynuyor, bitirince gene o bölümü oynamak üzere bir sonraki durağa gidiyorlardı.

tekerlekli sahne

İNGİLTERE’NİN TEKERLEKLİ SAHNELERİ. İki katlı bir araba. Altta, çevresi perdeli yerde oyuncular soyunup giyiniyorlar. Bu araba kendi sahnesini oynayıp başka bir alana gidecek, öbür arabalar da sırayla gelip geri kalan sahneleri oynıyacak, bir sonraki alana gidecekler.

O çağda yazılmış bir yazıda bu arabalar için şöy­le deniyor: “Çok geniş, yüksek, tekerlekli bir... tiyatro.” Bir başka yazıda da şu sözler var: “Yüksek, üst üste iki odalı bir ev, üst odanın çevresi açık; alt oda­da oyuncular kılık değiştiriyor, hazırlanıyor, üst oda­da da oynuyorlar.” Dekorlar her halde Fransa’daki evlerle karşılaştınlamıyacak kadar süssüz, basitti, ama kostümlerin gösterişli, pahalı şeyler olduğu an­laşılıyor.

Tekerlekli sahneler üstünde oynanan bu oyun­lardan bugün elimizde dört tane var. Bunlardan biri kırk sekiz bölüm. Demek ki kırk sekiz arabayla oyna­nırmış. Kaybolmuş olan yüzlerce oyun arasında daha çok bölümlüler de vardı belki.

Oyun sırasında hareket yalnız arabada, sahnenin içinde kalmıyordu. Elimizdeki oyunların hareket bil­dirilerinde bu durum açıkça belirtiliyor. Sokak da ka­tılıyor oyun alanına. On dördüncü yüzyılda başlıyan bu arabalı oyunlar Shakespeare’in gençlik yıllarına kadar sürmüştür. Felemenk’de, Ispanya’da, İtalya’da da arasıra böyle gezici oyunlar düzenlendiği sanılı­yor.

MORALITY OYUNLARI

On beşinci, on altıncı yüzyıllarda Ingilizler de­ğişik bir oyundan pek hoşlanır oldular. Bu çeşit oyun­lara 1765’den beri “morality” ya da “morality oyun­ları” diyoruz. Ama oynandıkları günlerde adları “moral interlude”, “pithy interlude”, ya da yalnızca“interlude” idi. Morality’ler Avrupa’nın öbür memle­ketlerinde de oynanırdı, ama İngiltere’deki kadar çok değü. İngiltere’de ilk morality oyunu 1384’de, York’ da oynanmış: Play of the Lord’s Prayer.

Bu oyunlarda azizlerin, ya da Kutsal Kitap’dan çıkarılan kişilerin yerini allegory kişileri almış. İyi­likler, kötülükler somut kişiler olarak sahnede yaşatı­lıyor. Acıma, alçak gönüllülük, şehvet, oburluk, v.b. sahnede kişiler olarak görünüyor. Mystery’lerde ol­duğu gibi, bu oyunlarda da şeytan ile yardımcüarı bir mizah havası yaratıyorlar. Günümüze kalan morality oyunlan’ndan biri, Everyman bugün de okunabilecek niteliktedir.

KİLİSENİN DURUMU

Tiyatronun kiliseden dışarı atılması konusunda çeşitli nedenler ileri sürülüyor. Çok tekrarlanan bir neden oyunların kiliselere sığmıyacak kadar gelişmiş olması. Evler kilise içinde o kadar büyük bir yer kap lıyormuş ki gittikçe çoğalan seyircilere yer kalmıyor muş. Oysa bir pazar yerinde, bir alanda oyunları bin­lerce kişi rahat rahat seyredebilir. Sonra tekerlekli sahneler bir oyunu bütün şehir halkına gösterebilme­yi sağlıyor.

Ama tiyatronun kiliseden dışarı atılmasının en önemli nedeni bu olmasa gerek. Çünkü tiyatro yalnız­ca kiliseden dışan çıkarılmış değildi, oyunların yazıl­masından, hazırlanmasından, oynanmasından da kili­se elini çekiyor, bu işi loncalara bırakıyordu. Hiç şüphesiz, tiyatro kilisenin başına birtakım dertler açmış olmalıydı.

Yedinci yüzyılda yaşıyan Papa Gregory’nin za­manından beri Katolik kilisesi etkilerini genişletmek, yaymak isteğiyle, eskiden kalma kimi törenlere, şen­liklere göz yummuştu. Bu anlayış gerçi Kiliseye çok yararlı oldu, ama zaman zaman ortaya önemli dert­ler de çıkardı. İran’dan gelme Mitras törenine benzer bir törenle İsa’nın doğum gününü kutlamak, ya da bolluk, bereket yumurtalarıyla, Cermen Eostratide ya da Easter törenini Hıristiyanlığa uygulamak kiliseyi zor duruma sokmadı hiç. Öte yandan, göz yumulan, benimsenmek istenen kimi törenler, şenlikler Hıris­tiyanlığa aykırı gidişleriyle bir zaman sonra papazla­rı düşündürmiye, rahatsız etmiye başladı. Putperest­likten kalma kimi törenleri Kilisenin yasakladığı gö­rüldü. Örnekse on ikinci yüzyıl başlarında Lincoln Piskoposu, tabiatın ölümü doğumu üzerine kurulan, Diyonisos’dan kalma tarım şenliklerini, o arada May pole ile Kılıç danslarını yasak etmişti. Gene de Diyo nisos törenini andıran törenler uzun yülar toprağa bağlı insanlar arasında yaşadı; Maypole ise günü­müzde bile yaşıyor.

SOYTARILAR BAYRAMI

Din adamlarını düşündüren bir şenlik de doğru­dan doğruya kilisenin kendi içinde doğup gelişen bir şenlikti: Soytarılar Bayramı. Kimi düşünürler bu bayramı Romalıların Saturnalia’sma bağlıyorlar.



İkisi de Aralık ayında yapılıyor; benzerlikleri var. Ama Soytarılar Bayramı’nın kilisenin alt basamakla­rındaki papazların basit bir eğlencesi olarak başla­dığı, sonradan tehlikelileştiği anlaşılıyor. Tiyatro ki­liseye iyice yerleştiği sırada, on ikinci yüzyılda, genç papazlar kasabanın en aptal, ya da ayık gezmez kişi­sini, soytarılar (ya da aptallar) kıral’ı değil de, soyta­rılar (ya da aptallar) piskopos’u seçiyorlar. Daha ile­ri gittikleri, o aptal, ya da ayık gezmez kişiye soyta­rılar papa’sı dedikleri bile oluyor. Kilise içinde açık saçık türküler söylentiye, ahlak kurallarına sığmı yaeak danslar etmiye başlıyorlar. Sunağın önünde zar atıyorlar, kağıt oynuyorlar. Dinsel törenleri alaya alan, gülünçleştiren gösteriler düzenliyorlar. Derken şenliğe bir eşek de katılıyor. Eski bir yazıda şunları okuyoruz: “Törenin sonunda papaz halka dönecek, ite missa est sözlerini söyliyeceğine, anıracaktır ; halk da Deo gratias diye karşılık vereceğine, üç kere hiaahiaahiaa diye bağıracaktır.’’ On ikinci yüzyıldan on altıncı yüzyıla kadar pek çok kereler ki­lise ileri gelenleri bu saygısızlığa bir son vermenin yollarını aradılar. Ama hem halk, hem de genç papaz­lar Soytarılar Bayramı’nı çok seviyorlardı. Onun için de kilise içindeki eşekli şenliklere kolay kolay son ve­rilemedi. Reformasyon’a kadar bu böylece sürdü.

PAPALAR OYUNLARA KARŞI

Genç papazların Soytarüar Bayramı’ndaki tutu­munu oyunların kötü etkilerine bağlamak, suçu tiyat­roya yüklemek en kolay, en kestirme yoldu. Papa In nocent IH’ün 1210 yılmda mystery’lerin kilise dışında oynanmasını emretmesi şaşılacak bir şey değil. Pis­koposlar yıllarca ludi’leri, halk komedilerini, daha başka oyunları kötüleyip durmuşlar, yasak etmiye ça­lışmışlardır. Mystery’lerdeki şeytan, cehennem sah­neleri de kilise büyüklerinin hoşuna gitmiyordu. Git­tikçe gülünçleşen, halkın ilgisini çektiği için de uza­dıkça uzayan bu sahneler baştan sona maskaralık ha­line gelmişti. Oyunları kiliseden dışarı atıp loncalara vermekle tiyatronun din karşısındaki tutumu değiş­tirilmiş olmuyordu. Şeytanla arkadaşları pazar yer­lerinde oynanan mystery’lerin en sevilen, aranan, kahkahalar yaratan kişileri olmıya devam ettiler.

Papa Innocent’in emri bile oyunları kiliselerden büsbütün dışarı atamadı. Daha üç yüzyıl kiliselerde zaman zaman oyunlar oynandı. Kimi piskoposların pazar yerlerindeki tiyatrolara karşı dönmeleriyse hiçbir şeyi değiştiremedi. Ispanya’da auto sacra mentales’ler on sekizinci yüzyıla kadar sürdü. Öbür memleketlerde ise mystery, miracle, morality oyunla­rı on altıncı yüzyüda Reformasyon’un, Protestanların gelişiyle, bir de profesyonel tiyatroların ortaya çıkı­şıyla halkm ilgisini yitirdi, iyice gözden düştü.

PROFESYONELLERİN DÖNÜŞÜ

Mimes oyuncularının torunları loncaların hazır­ladığı oyunlarda parayla oynamışlar mıdır, bileme­yiz. Ama birtakım kimselerin ayakkabıcı tezgahını,



ya da marangoz dükkanını bırakıp şeytanı, ya da St. Anthony’yi oynamıya sahneye çıktıklarını düşünebili­riz. işte Londra'nın, Paris’in profesyonel sahnelerini kuranlar bu gibi kimselerdi.

İngiltere’de profesyonel oyuncular her halde morality oyunlarından çıktı. 1493’de Henry Vn’nin “The Players of the King’s Interludes”  diye anı­lan dört beş kişilik bir oyuncular topluluğu vardı. On altıncı yüzyılın ilk yarısındaysa, yalnız kıral değil, birçok soylu kişiler böyle oyuncu topluluklarını ko­ruyor, besliyorlardı. 1520’de, sarayda, John Hey wood’un  “The Play called the foure P.P.; a new and a very mery enterlude of a palmer, a pardoner, a potycary, and a pedler”  diye tanıtılan oyunu­nu bu çeşit topluluklardan biri oynamıştı. Elizabeth Tiyatrosu’na giden yolun böyle böyle açıldığı bir ger­çektir.

İngiltere’de daha on üçüncü yüzyıldayken bile, “ÇocukPiskopos”  şenliği için, küçük oyunlar yazılırdı. Orada, daha sonra Fransa’da, Almanya’da, Aralık ayı başındaki St. Nicholas gününde koro ço­cuklarından biri piskopos ilan edilirdi. Türküleri, maskeleri, oyunlarıyla saygısızlığa kaçmıyan bir şen­likti bu. Fransa'nın dinsel olmıyan tiyatrosu Soyta­rılar Bayramı’ndan, mystery oyunları’ndan, bir de ÇocukPiskopos şenliklerinden gelişmiştir. Soytarıla­rın kaba oyunlarından sottie’ler doğmuştur, yergi özelliği olan kısa komediler. Bunlar ilk olarak 1400 yılı çevresinde, Paris’de, “societes joyeuses” denilen öğrenci topluluklarınca oynanmıştır. Pierre Gringore  ise 1511’de oynanan Jeu du Prince des sots  adlı oyunuyla bu topluluklardan yetişen önemli bir oyun yazarı sayılmıştır. 1470’de oynanan, ama ya­zarı bilinmeyen, Maitre Pierre Pathelin  adlı fars ise bugün bile oynanabilecek nitelikte, çok ustaca ya­zılmış bir Oyundur. Çoğu düşünürler Paris’li amatör fars oyuncularının sonradan profesyonelleştiklerine, az bir giriş parası karşılığında oyunlarını kapalı yer­lerde oynadıklarına inanıyorlar. Almanya’da profes­yonellik ancak onaltıncı yüzyılın sonlarına doğru ge­lişebiliyor. Hans Sachs adlı ayakkabıcışairin oyun­larını hep amatörler oynuyorlar.

Fransa’da mystery’leri oynıyanlar yalnızca kili­se ile loncalar değil. Amatör oyuncu toplulukları ara­sında mystery'leri oynıyanlar da var. Bunlara con­freries pieuses deniyor. Önceleri loncalara yardımcı oluyorlar. Sonra bu topluluklardan biri 1402’de Char­les VI’dan Paris’de kendi başlarına dinsel oyunlar oy­nama iznini alıyor. Hôpital de la Trinite’nin ikinci ka­tındaki bir salon tiyatro biçimine sokuluyor; böylece de Avrupa’nın ilk belli bir oyun yeri olan kumpanya­sı çalışmıya başlamış oluyor. 1548’de bu kumpanya Hotel de Bourgogne’un yıkıntıları içinde yeni bir ti­yatro yaptırıyorsa da, farsa kaçtıkları için, mystery’­leri oynamaları yasak ediliyor. Otuz yıl kadar dinsel olmıyan oyunlar oynamayı deniyorlar , ama pek bir başarı gösteremeyince, tiyatrolarım profesyonel top­luluklara kiraya vermek yolunu tutuyorlar.

Böyle böyle dinsel tiyatronun amatör oyuncuları yerlerini profesyonellere bırakıp ortadan siliniyorlar.

             Reformasyon ile Rönesans tiyatroya yeni bir öz, yeni bir biçim getiriyor. Kilisenin uluslararası tiyatrosu ise yerini, Lope de Vega, Calderon, Marlowe, Shakes­peare, Corneille, Racine, Moliere gibi büyük sanatçı­lara yönelen ulusal gelişmelere bırakıyor.

Okunma 2326 defa Son Düzenlenme Cumartesi, 04 Mart 2017 12:01

Yorum Ekle

Çevrimiçi Kişi Sayısı

58 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi